Helmuth Von Moltke – 7 Soru & 7 Cevap

Twitter’ın siyasi / sosyolojik tespitleriyle öne çıkan popüler isimlerinden biri @hvmoltke. Ekşisözlük’ün de hatırı sayılır isimlerinden biri olan @hvmoltke, sosyal medyayı Türkiye internetle ilk tanıştığı günlerden bu yana kullanıyor. @hvmoltke ile 1 Kasım sonrası yeni oluşan Türkiye tablosunu, partilerin ne yapıp yapamadığını, bizi bekleyen atmosferi 7 soruda etraflıca konuşmaya çalıştık.

***

AKP’nin yeniden tek başına iktidarından sonra CHP’de hareketlilik başladı. Kemal Bey’in istifası güçlü bir şekilde dillendirilmeye başladı. Lider değişikliği neye ilaç olacak? Bu çağrıları doğru buluyor musun?

kk

Ben bunu biraz işin kolayına kaçmak olarak görüyorum. Çok ciddi bir sosyolojik analiz yapılmıyor, siyaset bilimine ve onun yüzyıllara dayanan literatürüne uygun bir değerlendirmede bulunulmuyor. Türkiye’nin şartları, sosyolojik yapısı asla göz önüne alınmıyor. Bütün bu emeği vermek yerine de kolayca “lider değişsin bu iş hallolsun” deniliyor. Bu belki Almanya, Fransa veya gelişmiş herhangi bir demokraside iktidara talip olan bir siyasi parti için geçerli bir önerme olabilir ama Türkiye ve CHP açısından bu palyatif çözüm geçerli değil. Bunu söyledikten sonra “neden” sorusuna da cevap vermemiz lazım.

Birincisi Türkiye bir millet değil. Biz “Türk milleti” dediğimiz zaman bir şey ifade ediyoruz halbuki ortada o ifade ettiğimiz şeye benzeyen bir olgu yok. Millet ortak geçmişi, ortak tarihi, ortak acı ve hüzünleri olan ve gelecekte de birlikte yaşamak isteyen insan topluluğunu ifade eden bir kelime. Bu ülkede bu kelimenin ima ettiği bir olgu var mı? Hayır yok. Türkiye’de bu manada bir millet yok, dört millet var. Dindar, Seküler, Kürt milliyetçisi ve Türk milliyetçisi diye tasnif edebileceğimiz bu dört grubun da kendine has bir tarih okuması var.  Dindarların tarihi ile sekülerlerin, Kürt milliyetçisi ile Türk milliyetçisinin tarihi ortak değil. 1923’den bugüne kadar alın, bu dört grubun da dört farklı tarih anlatısı var. İşte bugün 10 Kasım. Birileri bu 10 Kasım’ı “zulüm biteli 77 yıl oldu” diye değerlendiriyor. Bu sağlıklı bir değerlendirme değil ama böyle bir değerlendirme yapan birileri ve bu değerlendirmeye katılan bir kitle var.  Bu kitlenin diğer kitlelerle hiçbir duygusal bağlantısı da yok. Diğer grupların da birbirleriyle böyle bağlantıları yok. Neticede bu gruplar birbirinin yaşadığı acı ve kederden etkilenmiyor, aksine kendi mutluluğunu diğerinin yaşayacağı yenilgi, acı ve keder üzerinden tarif ediyor. Bu dört grubun gelecekte birlikte yaşamak gibi bir iradesi de yok. Aksine bu dört grup gelecekte birbirine rağmen ve mümkünse birbirini tasfiye ederek bu ülkede yaşamak istiyor. Seküler kimlik için bu tasfiye bir zihniyetin tasfiyesi olarak anlaşılabilirken, örneğin Kürt milliyetçileri için ideal senaryo ayrışma, Türk Milliyetçileri içinse farklı bir baskı rejimine kapı aralıyor. Azerbaycan ile Türkiye için “iki devlet tek millet” diye bir tarif vardır. Bugünkü Türkiye gerçeği bir ülke dört millet. Siyasi partiler de esasında bu “milletçikleri” temsil eden örgütlü yapılardan ibaret. Peki bu eskiden böyle miydi? Hayır değildi. Ancak AKP’nin 2002 yılından beri uyguladığı ashabiye denilebilecek, sadece kendi ashabını düşünen ve diğer kimlik gruplarını kendi iktidarına karşı bir tehdit olarak gören anlayış ile ortaya koyduğu kutuplaştırma dili ortaya böyle bir sonuç çıkardı. Bu sonuç da siyasi yapılar arasındaki oy geçişkenliğini tıkıyor. Bir siyasi partiden diğer siyasi partiye geçmek, oy verme düzeyinde dahi, artık sadece başka bir siyasi partiye oy vermek değil, kendi kimliğinden vazgeçmek demek. Dolayısıyla böyle lider değişikliği ile bu sorun çözülmez.

İkincisi, demokratik ülkelerde siyasi partiler üzerinde uzlaşılmış değerler çerçevesinde toplumun geleceğine dair politika önerilerinde bulunurlar. Amerika’da Demokrat Parti veya Cumhuriyetçi parti Amerika Birleşik Devletleri’ne 200 yıllık bir parantez gözüyle bakmaz. Fransa’da Muhafakakar Parti “yahu Cumhuriyet esasında anlı şanlı tarihimize vurulmuş bir darbeydi, Katolik Bourbon Monarşisi’nin şanlı geçmişini yeniden tesis edelim” demz. İngiltere’de hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı gibi temel ilkeler tartışma konusu değildir. Türkiye’de biz böyle bir manzara ile karşı karşıyayız. Bugün tartıştığımız konular çağdaş anlamda siyasetin konusu değil. Yani Montesquieu’nün ispatladığı bir şeyi bir daha ispatlamaya çalışıyoruz. Kuvvetler ayrılığı diye bir şey var ve bu topluma faydalı. Evet bu böyle ama bu ülkede bu kabul edilmiyor. Aksine kuvvetler ayrılığı seçilmiş yürütme organına yönelik bir vesayet enstrümanı olarak algılanıyor. Şimdi bu kadar temel bir tartışma konusu varsa, bu ayrışmayı lider değişikliği ile çözemezsiniz. Yani lider değişecek de bu ülkede yaşayan her 2 insandan biri özgürlüğün güvenlikten daha önemli olduğuna inanacak değil. Lider değişecek de bu ülkede 2 kişiden biri CHP’nin yansıttığı tarihi, yaşam biçimini kabul edecek de değil. Bu ancak lider değişikliğinin bu sorunun cevabı olmadığını anladıktan sonra aşılabilecek bir sorun. Dolayısıyla bu idrak ile hareket etmek gerekiyor.

Üçüncüsü tarihe çok iyi bakmak lazım. AKP tarihte hangi partilere benziyor, nasıl bir rejim kurdu, bu rejim nasıl aşılabilir? Yani Türkiye’ye basın özgürlüğünün olduğu, yargının işlediği, adil siyasi rekabet imkanının bulunduğu, toplumun her düzeyde aktif bir şekilde politika üretim süreçlerine katılabildiği bir ülke gibi bakarak öneride bulunmak bizi ancak saçmalığa götürür. Türkiye bir demokrasi değil. Türkiye bir demokrasi olmadığı için de bu rejim içinde faaliyet gösteren partilerin yaşadığı sorunlar, engeller demokratik rejimlerdeki partilerin yaşadığı sorunlarla bir değil. Seçim sürecinde CHP ve HDP gibi iki ana parti güvenlik kaygısı ile miting yapamadı. Neden? Çünkü bu ülkede mitinge katılacak olan insanların can güvenliği bile yok. HDP, CHP, MHP bütün partiler medyada aktif bir şekilde kısıtlandı. Bunları bilerek, bunları görerek hareket etmemiz gerekiyor. AKP Almanya’daki Hristiyan Muhafazakarların Türkiye’deki izdüşümü değildir. AKP ancak Arjantin’deki Peronist rejimin veya Endonezya’daki Suharto rejiminin Türkiye’deki yansıması olabilir. AKP muhafazakar bir partidir. Dindar değil, gelenekçidir ve popülisttir. Muhafazakar, popülist, gelenekçi partiler de dünyanın her tarafında geniş kitlelerle buluştuktan sonra çok güçlü bağlar kurarlar. AKP böyle bir bağa sahip.  Kendine has bir weltanschauung’u var. Bu kitlenin de hayallerini, dünya görüşünü yeniden yapılandırıyor, biçimlendiriyor. Bu açıdan “duygusal vampirlik” de bir yöntem, komplo senaryoları da bir araç. AKP bu ülkede Balkan travmasından beri gelen, muhafazakar, gelenekçi kitlelerin bütün duygularını, öfkelerini, hırslarını aktif politikaya dönüştürüyor. Bunu da bir dille yapıyor. AKP “ilerleme” değil “şanlı bir maziyi” restore etmeyi öneriyor. O zihin dünyasının diliyle konuşuyor. Bu tip popülist, proto faşist partiler gibi güçlü bir örgütlenmeye, iç ve dış düşmanlar üreten bir zihniyet dünyasına, bu düşmanların ima ettiği tehditlere, bu tehditlere cevap verebilecek çözümlere sahip. AKP Türkiye’ye demokrasi de önermiyor, özgürlük de önermiyor. Demokratik bir kurum olan koalisyonu bile bir tehdit olarak algılıyor. AKP istikrar öneriyor.  AKP güç öneriyor. Şimdi dünya tarihinde böyle bir zihin dünyasına, hayatın her düzeyinde örgütlenme biçimine sahip bir partinin muhalefet partisindeki lider değişikliği ile iktidar kaybettiğinin bir örneği varsa, buyursun bunu uygulayalım. Ancak böyle bir örnek yok, dolayısıyla bu önermenin yaratacağı hayırlı bir sonuç da yok.

Şimdi bütün bu tespitleri yapınca ortaya bir sonuç da çıkıyor. Ne yapmalı? CHP’nin lider değişikliği ile kazanamayacağı belli peki ne yaparak kazanır? Siyaset bilimi bize ne diyor, tarih ne diyor, bu tip rejimler nasıl aşılır?

Bunun iki yöntemi var. Birincisi, doğal yöntem. Bu tip partiler, genellikle çok büyük toplumsal travmalar üretiyorlar. Bu travmalar sonucunda ortaya çıkan durum da bu partileri, hareketleri destekleyen toplumsal kesimlerin kendi partileri ile güvene dayanan ilişkisini yeniden gözden geçirmesine neden oluyor. Bu kriz anında yaşanan kitlesel uzaklaşma bu tip hareketleri tasfiye ediyor. İşte Endonezya’da Suharto, 1967’den 1998’e kadar iktidarda kaldı. Çok güçlü bir toplumsal tabana sahipti. Kitle desteği bulunuyordu. Ekonomik anlamda AKP’den de daha başarılıydı. Yoksulluk oranını 1970’lerdeki yüzde 40’lardan, 1996’da yüzde 11’e düşürmüştü. Endonezya ortalama her yıl yüzde 5 ile büyüdü, kişi başına düşen gelir 800 dolar seviyesinden 4000 dolar seviyesine çıkıp reel manada 5 kat arttı. İnşaat sektörü patladı, yollar yapıldı, her şey var. Ne yoktu? Kuvvetler ayrılığı yoktu, hukukun üstünlüğü yoktu, demokratik kurumlar yoktu, basın özgürlüğü yoktu. Neticede devlet aygıtının kendi kendini kontrol etmesi, hataları bulması, bu hataları yok etmesi için gerekecek en ufak bir girdi imkanı bile yoktu. Devlet aygıtı her düzeyde yolsuzluğa bulaştı. Ekonomik kararlar irrasyonel verilmeye başladı. Ne oldu? Sistem çöktü. Büyük bir kriz yaşandı ve Suharto bu şekilde görevi bırakmak zorunda kaldı. Naziler yine büyük bir ekonomik büyüme ile çok geniş bir toplumsal destek buldular. Farklı bir tarih okumaları vardı. Weimar Cumhuriyeti’ne bir parantez olarak bakıyorlardı. Şanlı Alman İmparatorluğu geçmişini yeniden tesis etme azim ve iradeleri bulunuyordu. Cumhuriyet, demokrasi, her türden medeni değere açıkça düşmandılar. Entelektüel düşmanlığı, sanat düşmanlığı hepsi vardı. Ne oldu? Savaş sonucunda tasfiye oldular. Dolayısıyla tarih bize bir şey gösteriyor bu tip yapılar batmaya mukadder. Çünkü bu tip yapılar kendilerini batıracak bütün olay ve olguları zorunlu kılan bir sistem üretiyor.  Yani tarih bize gösteriyor ki AKP’nin bu büyük “zaferinin” gölgesinde esasında biz bir kum saatine bakıyoruz. Bakalım içinde daha ne kadar kum var.

Ancak bunu diyerek yerimizde de oturamayız. Yani biz otururuz ama Türkiye’de iktidar olmak isteyen bir siyasi parti “bunlar nasılsa batacak” diye yerinde oturamaz. Zira bu yapı çökse bile kendisinin iktidar olup olmayacağı belli değil. O zaman şunu söylememiz gerekiyor. Bugün lider değişikliği ifade eden herkese de bunu sormamız gerekiyor. Bugün bir tarihsel blok ile karşı karşıyayız. AKP demek 317 milletvekili, 11 TBMM komisyonunun tamamı demek. Yasama organı üzerinde mutlak bir hegemonya. Yürütme açısından 4 Başbakan Yardımcılığı, 25 Bakanlık, 300’ün üzerinde genel müdürlük, daire başkanlığı, tüm ülkede örgütlenmiş taşra teşkilatları demek. 18 Büyükşehir Belediyesi, 49 İl Belediye Başkanlığı, 751 belediye başkanlığı ile her düzeyde son derece güçlü bir ağ demek. AKP demek 300 milyarlık bir kamu bütçesini yönetmek, bu parayı harcamak, bu paradan da birilerinin kazanması demek. AKP demek HSYK’yı kontrol eden, Yargıda Birlik Platformu ile yargının her aşamasında hakim ve savcı düzeyinde örgütlenen bir irade demek. Ve nihayetinde AKP demek 30’ün üzerinde ulusal yayın yapan televizyon kanalı, 16 ulusal gazete, TÜRGEV, MÜSİAD, ECZABİR, TÜMSİAD, HAK-İŞ dahil, 225 sendika, meslek kuruluşu veya sivil toplum örgütü demek. Tarihsel blok budur. Böyle bir tarihsel blok karşısına da bir tane insanı çıkartıp, “sen sokaklarda çalışma yap, halka dokun, kasket giy, mavi gömlekten vazgeçme” diyerek başarı elde edemezsiniz. Böyle bir tarihsel blok karşısına ancak buna benzer bir tarihsel blok çıkartılırsa başarılı olabilir. Yani herkese soruyorum kaç vakfımız var, kaç derneğimiz var, kaç insan hakları kuruluşumuz var, kaç tane düşünce kuruluşumuz, araştırma kuruluşumuz var? Kaç üniversitemiz, okulumuz, meslek kuruluşumuz var. MÜSİAD’ın bir benzeri var mı? Kaç sendikamız var? Savunduğumuz değerleri gösteren hayatı nasıl savunuyoruz? Kent rantlarını nasıl yönetiyoruz? Buradaki kaynakları nerelere harcıyoruz? Bunların hiçbiri yok. Gerçekten çok fedakarane, çok kahramanca bu işlere çalışan, sivil toplumda başını koyarak mücadele eden insanların abidevi eserleri dışında bir eserimiz yok.

O zaman cevabı da görüyoruz. CHP zaten bugün tarihinin en yüksek oy oranlarından birini alıyor, CHP’nin değiştirmesi gereken lider değil. CHP’nin değiştirmesi gereken bu taht oyununda, diğer gruplarla yeniden iletişim kurmasını sağlayabilecek bir söylem ve bu söylemi hayatın her alanına taşıyabilecek, diğer sokaklarda faaliyet yürütüp bu sokaklardaki insanları ikna edebilecek her düzeyde ikna aracı. Yani örgüt, insan, kurum, gazete, sivil toplum. Bütün bunları da organize edecek, tasarlayacak, ölçecek biçecek mekanizmalar. Bunlar olmadığı sürece de CHP beklediği başarıya yapısal nedenlerle ulaşamayacak.

CHP’nin aday profili doğru muydu? Ön seçim kitlede bir heyecan yarattı sanırım; ama oy anlamında olumlu bir adım mıydı bu?

on

Aday profili doğru değildi. Doğru olmadığını da şuradan anlıyoruz, 2011 yılında AKP’nin toplumsal algılaması daha yüksekti, Gezi yoktu, 17/25 Aralık yoktu, ÖYM’lerde görülen davaların toplumsal etkileri ve yarattığı travmalar henüz ortaya çıkmamıştı, AKP çözüm süreci diyordu, dünyada kredi vardı. Bu şartlar altında bile CHP 7 Haziran’a göre daha yüksek oranda oy aldı. Neden böyle bir oy aldı? Bütün araştırma kuruluşlarının raporları ortada. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçmen nezdindeki görev onayı CHP oy oranından yüksek. CHP’nin vaatleri de toplum tarafından biliniyor, beğeniliyor ve gerçekçi bulunuyor. Örneğin İksara bir araştırma yaptı. Emeklilere çift maaş ikramiye verilmesi vaadini seçmenin yüzde 91’i biliyor. AKP’ye oy verenlerin dahi yüzde 54’ü bu vaadi destekliyor. Yani buralarda sorun yok. O zaman neden CHP’nin oyu 2011 yılına göre düştü? Çünkü aday profili yerel dinamikleri de Türkiye sosyolojisini de yansıtmıyor. Peki neden CHP böyle bir aday profili ile ortaya çıktı? Çünkü tüzüğüne göre adaylarının yüzde 85’ini aday yoklaması veya önseçim ile belirlemek zorunda. Ne yazık ki Türkiye’de rasyonel siyaseti temsil eden kesimler, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir” sözünü her yerde tekrar eden siyaset erbabı bu sözlerin hakkını vermiyor. Akıl ile mantık ile değil, gerçekten efsaneler ve duygularla hareket ediliyor. Bir efsane var. Önseçim ile aday belirlenirse oylar artar. Bu efsanenin peşinde koşuluyor. Şimdi soruyorum. CHP 45 seçim çevresinde hakim denetiminde, 10 seçim çevresinde örgüt denetiminde önseçim yaptı. Ne oldu? 2011 yılına göre önseçim yapılan 31 seçim çevresinde partinin oyu düştü. Bunun böyle olması da zorunluydu. Önseçim CHP’nin oylarını arttırmaz, hiçbir partinin arttırmaz. Bunun da yapısal bir sebebi var. Türkiye’de dar bölge seçim sistemi yok. Yani partiler 1 koltuk için aday göstermiyor. Eğer böyle olsa ne olurdu? O seçim çevresinde önseçimde aday belirleyecek olan parti üyeleri o seçim çevresinde kazanması en muhtemel adayı çıkartmaya çalışırdı. Çünkü neticede politik ganimet milletvekilliği. Onu kazanınca onun üzerinden fayda sağlayabiliyorsun. Halbuki bizde liste usulü dhondt sistemi var. Bu ne demek? Yani partiler seçim çevresi için bir liste veriyor, millet de o listeyi oyluyor. Öyle olunca ne oluyor? CHP diyelim 2011 seçiminde Ankara 1. Bölgede 6 milletvekili çıkarmış. Bunu herkes biliyor. O zaman da önseçimde herkes kendi adayını, kendi yakın olduğu şahsı, kendi zümresine, kimliğine yakın olan, diyelim nazı geçecek olan şahsı ilk 6’ya sokmaya çalışıyor. Önseçim kazanınca otomatik vekil oluyorsun. İlk 6’ya giremezsen de zaten kazanma şansın çok düşük, bunu görüyorsun, bir çok da masraf yapmış oluyorsun, sahada çalışmıyorsun. Bu kadar yapısal bir durum var ortada ve hayret edilecek bir şey bunu kimse göremiyor. Elbette il başkanları, ilçe başkanları, aday listelerini yazma iktidarını kendi ellerine almak ister. Genel Merkez bu listeyi yazacağına kendileri belirleyici olsun isterler ki bu dönemde kendi siyasetleri açısından belli kazançlar elde edebilsinler. Onlar kendileri açısından rasyonel davranıyor ama şaşırtıcı olan bu ülkenin siyasetle ilgilenen yazarları, çizerleri de bu dinamiği göremiyor. Önseçim çok iyidir diye bir slogan var herkes peşinde koşuyor. Önseçim sadece örgüt iradesini, örgüt yapısı hakkında bize bir ipucu veren bir göstergedir. Bu seçim sisteminde önseçim ile doğru aday belirlenemez. Bütün havuzları kullanmak lazım. Yani kamuoyu anketi de yapmak lazım, sicil taraması da yapmak lazım, yerel kanaat önderleri nezdinde de yoklama yapmak lazım, eğilim yoklaması da yapmak lazım. Bütün bu yöntemleri kullanarak belli bir objektif süzgeçle aday listeleri belirlenseydi CHP’nin elbette oyu daha fazla artardı. Bugün CHP bu imkandan yoksun. Bu arada önseçimin bir sorunu daha var. O da partiyi içine kapatıyor. Kontenjan ile yazılabilecek isim sayısı belli. Siyasi Partiler Kanunu’ndaki yüzde 5 kotası ile birlikte 82. E zaten 17 Genel Başkan Yardımcısı 60 Parti Meclisi üyesi var. Geri kalan da önseçim ile belirleniyor. Dışarıdan, toplumda temerrüz etmiş, takdir toplayan kimi getirip listeye koyabilirsiniz? Bir insan diyelim bölgesinde sevilen bir kişi, bir meslek kuruluşu veya Sendika Başkanı. Bu insanı partiye kazandıramazsınız. Önseçimde zaten kazanamaz, ama kontenjana da yazamazsınız çünkü kontenjanınız dolu. CHP kendi içine bu kadar kapanırsa da bu da geleceği açısından bir sorundur. Bu sürecin de rasyonelleşmesi gerekiyor.

MHP’yi nasıl okumak lazım 7 Haziran ve sonraki süreçte? Koalisyon, başbakanlık gibi teklifler reddedildi. Meclis Başkanlığı altın tepside sunuldu. Seçmen, MHP’ye nasıl bir mesaj vermiş oldu 1 Kasım’da?

mister

MHP kendi gerçekliği içerisinde yaşayan bir parti. Bu partinin kendine ait bir dünyası var o dünya içerisinde hareket ediyor ama o dünyanın doğruları  bizim dünyamızda herhangi bir karşılığa sahip değil. Bugün MHP açısından son derece elverişli bir sosyolojik yapıyla karşı karşıyayız. Seçmen daha muhafazakar, seçmen nezdinde milliyetçilik önemli bir damar ve MHP yüzde 60’a kadar çıkabilecek bir insan kitlesinin içerisinde siyaset yapıyor. Ancak MHP bunun gereklerini yerine getirmiyor. Bunun gereklerini yerine getiremediği için de ülkücü hareket üzerine çalışmalarıyla bilinen Kemal Can’ın çok yerinde tespit ettiği gibi ülkenin milliyetçilik düğmelerini AKP’ye kaptırmış durumda. MHP artık hegemonya kurduğu bu alanda da üstün değil, aksine rekabet etmeye çalışan bir konumda. AKP istediği gibi bu duyguları manipüle edebiliyor ve kendisine fayda sağlayacak şekilde yönetebiliyor.

Seçmen 7 Haziran’da MHP’ye bir olanak verdi. MHP geçmişinde bu tip olanakları iyi kullanan bir partiydi. Yani MHP 3 milletvekili ile hükümet kurmuş bir parti. Ancak 7 Haziran – 1 Kasım aralığında MHP kendi kodlarına aykırı hareket etti. Hükümet kurma sorumluluğundan kaçtı. Dahası seçmene eğer yine aynı şekilde bir tablo ortaya çıkarsa yine hükümet kurmayacağını da açıkladı. HDP’yi flu görüyorsun tamam, CHP ile hükümet kuracak çoğunluğa sahip değilsin o da tamam ama ortalama MHP’li gözünde AKP koalisyon kurulabilecek bir partidir. Bu iki partinin tabanları da insan profili bakımından üç aşağı beş yukarı aynı dünya görüşüne, aynı özlemlere, aynı hassasiyetlere sahiptir. MHP’nin bu adımı atmaması, bu sorumluluktan kaçması, seçmeni nezdinde iki türlü bir travma yarattı. Birincisi seçmeni dedi ki MHP bu işi yapamaz. Bu çok temel kırılma. MHP iş yapamaz algısı yerleşti. İkincisi seçmen şunu da soruyordu, “e peki ne olacak?” Yani MHP hükümet kurmuyor, hükümet kurulmasına da engel oluyor, sistemi tıkıyor. Bu böyle mi gidecek? Türkiye üçüncü bir seçime mi yuvarlanacak? AKP de bu durumu çok ustalıkla kullandı. Nisan ayında tekrar seçim sözü sahada dolaştı. Devlet yönetilmiyor algısı yerleşti. Güvenlik kaygısı üst düzeye çıktı. Bunun yanına bürokrasi de imza atmadığı için piyasalar da durdu ve nihayetinde seçmen bu tünelden bir çıkış bulamadı. O zaman da bu çıkışı sağlayabilecek partiye yöneldi.

Peki ne yapmalı? MHP ile CHP farklı partiler. MHP Türkiye’deki en geniş seçmen havuzu içerisinde siyaset yapıyor. O yüzden de AKP’den MHP’ye, MHP’den AKP’ye çok kolay oy kayıyor. Şöyle söyleyebiliriz, CHP’ye oy vermek muhafazakâr milliyetçi sağ seçmen nezdinde otobüs değiştirmek ise, MHP’ye oy vermek sadece koltuk değiştirmek. Aynı firma ile yolculuğa devam ediyor. O yüzden de “AKP’ye oy verdim ama ülkücüyüm” diye bir gerçek var. Dolayısıyla MHP kozmetik değişikliklerle bu sorunu aşabilir. Önce MHP’nin bizim dünyamızla yeniden rabıtasını kurabilecek bir lidere sonra da bu lider üzerinden topluma sunulacak yeni bir dile ihtiyacı var.

HDP’nin oylarının 7 Haziran’a göre geriye gitmesini neye yoruyorsun? Bölgedeki çatışmalı hal, OHAL benzeri uygulamalar halkı AKP tercihine yöneltmiş olabilir mi istemeyerek de olsa? Başka etkenler de var elbette… Sen neler söylersin?

dem

Çok sert bir şey söylemek istemem ama HDP 7 Haziran’a nasıl geldi ona bakarsak, bazı şeyleri de oradan çıkartabiliriz. HDP 7 Haziran’a bir barış projesi olarak geldi. Kendi ana havzasında, seküler seçmen nezdinde karşılık bulabilecek bir öneri getirdi. Bunun üstüne de muhafazakar Kürt seçmenin duygularına hitap etti. HDP “Seni Başkan yaptırmayacağız” diyordu ama bunun yanında barış diyordu, birlikte yaşam diyordu bir de “barajı aşıp aşamayacağımız belli değil, bıçak sırtı” hissiyatını yaşatıyordu. Dolayısıyla seküler seçmen bir projeye oy verdi, muhafazakar Kürt seçmen ise bu umut ve gururla hareket etti. Bu parti barajın altında kalmasın diye oy davranışını değiştirdi. Peki 7 Haziran’dan sonra HDP ne yaptı? Birincisi “emanet oyların kıymetini biliyoruz” noktasından “bizde emanet oy yok” kibrine kapıldı. İkincisi daha dün barajı geçip geçemeyeceği seçmende soru işareti yaratan bir parti, yüzde 18lerden konuşmaya başladı. Üçüncüsü, birlikte yaşamın yerini özyönetim manzaraları aldı. Dördüncüsü, AKP’nin çözüm sürecini bitirmesiyle PKK eylemselliğe başladı ve HDP’nin barış projesi olarak algısı da bu dakikadan sonra zedelendi. Beşincisi HDP’ye oy veren her iki kişiden biri lideri yüzünden bu partiye oy verdiğini söylüyor. Ancak 7 Haziran’dan sonra Selahattin Demirtaş adeta bombalar, ateşler içerisine kaldı. Liderliğini geliştirmesi gerekirken, bir anda Brüksel’e giden, Kandil’den fırça yiyen bir hale büründü. Dolayısıyla 7 Haziran’da HDP’nin oyunu yüzde 13’e taşıyan hiçbir koşul 1 Kasım’da yoktu, oyu da düştü. HDP bu saatten sonra sivil siyaset alanını genişlettiği ölçüde oylarını arttırabilir. Aşağı inen trendi yeniden yukarı çevirmesi için bu koşulu sağlaması gerekiyor.

İktidarını, tahakkümünü perçinleyen yeni bir AKP hükümetiyle birlikte toplumu neler bekliyor şimdi? Medya nasıl bir pozisyona evrilir? Sivil toplum kuruluşları kendilerini formatlarlar mı?

Herkes elbette bu sonuca bakacak ve ona göre bir pozisyon alacak. Türkiye’de kimsenin can ve mal güvenliği yok. Ülkenin en çok okunan yazarı İstanbul’un göbeğinde dayak yiyebiliyor. En büyük medya kuruluşu AKP milletvekili öncülüğünde basılabiliyor. Medya kuruluşlarına bir anda el konulabiliyor. İş adamlarının fabrikaları, evleri basılıyor. Dolayısıyla herkes bir güvenlik kaygısı yaşıyor. AKP de zaten tasfiyelerin başlayacağını bangır bangır bağırıyor. Dolayısıyla Türkiye’de bundan sonra iyi bir şey olmayacak. Kötü şeyler olmaya devam edecek. Bir takım medya kuruluşları uslu çocuk stratejisi güdecek ama bu stratejinin herhangi bir fayda sağlayacağını da zannetmiyorum. 1994’ten beri Tayyip Erdoğan’ı ve tarzı siyasetini takip eden biri olarak söyleyebilirim ki bugüne kadar Erdoğan kavga edip de tamamen ezmediği bir grup bırakmadı. Kimi zaman geri çekildi, kimi zaman ileri adım attı ama eline güç geçtiği her alan rakiplerini tasfiye etti. Örneğin Aydın Doğan bütün gazetelerini Erdoğan’a verse, Hürriyet’i Yalçın Akdoğan, Posta Gazetesini Aydın Ünal da yönetse bu işin “tatlı” bitme olasılığını görmüyorum. Sivil toplum açısından da aynı durum geçerli. Zor günler bekliyor bizi. 2011 yılı ile 2015 yılını bir kafanızdan geçirirseniz bu sefer daha fazlasını göreceğiz. Bir film olsa başlığı şöyle olurdu. Ustalık Dönemi 2, daha usta, daha vahşi, daha keyfi.

CHP’nin merkeze yönelmesi oy kaybına mı, yoksa iktidar ortaklığına mı vesile olur?

Dolmuşa binip Ulus’a gider gibi “hadi merkeze gidelim” deyince merkeze gidilmiyor. Merkeze gidilirse, zaten bu yüzde 25’lik oy havzasını genişletmek, yüzde 60’lık karşı bloktan oy almak anlamına geleceği için de iktidar ortaklığına hatta iktidara vesile olabilir. Fakat bu böyle söylendiği kadar kolay bir iş değil. Bir de CHP’ye yönelik algıları da yenilemek lazım. CHP zaten merkezdeki kitle partisidir. CHP sosyal demokrat bir merkez partisi olarak da büyüyebilir. CHP’nin sorunu topluma yönelik önermeleri değil. Yani dünyada kimse adil, barış içinde, özgür bir ülke olmayalım demez. Ben demokrasi istemiyorum demez. Daha fazla hakkım, hukukum olmasın, efendim ben habire dayak yiyeyim, ülkeyi yönetenler de hamuduyla götürsün diye kimsenin bir beklentisi yok. Türkiye’deki seçmen de bunu demiyor. CHP’nin aldığı oy oranı Türkiye’de kaç kişinin demokrasiyi, hukuk devletini, kuvvetler ayrılığını, sosyal adaleti, fırsat eşitliğini savunduğunu göstermiyor. CHP’nin sorunu önermelerinde değil. CHP’nin sorunu organizasyon, yönetişim, kaynak kullanımı, yapısal bir blok oluşturmak. Diğer mahallelerle CHP’nin iletişimini güçlendirecek kaynaklara, insanlara, aracı kurumlara ihtiyacı var. Böyle yapısal çözümler olmadan şu isim yerine bu ismi koyunca anlamlı bir oy artışı yaşanması da mümkün değil. Lokal değişiklikler olabilir ama oyunu değiştirecek, CHP’ye iktidar olmak için gereken 7 milyon 500 bin 453 oyu kazandıracak olan yöntem bu değil.

“Artık siyasetle ilgilenmeyeceğim. Yıldım” diyen, büyük moral bozukluğu yaşayan azımsanamayacak bir kitle var. Özellikle de gençler. Onlara bir tavsiyen var mı?

Tavsiye demeyeyim de bir tespitim var. Biz siyasetle ilgilenmesek de siyaset bizimle ilgileniyor. Bunu da bayağı bireysel düzeyde yapıyor. Sabah kalkıyorsun okula gideceksin, o okula giderken geçtiğin yol siyaset yüzünden o halde. Okula gittin, oradaki amfinin durumu siyaset yüzünden o halde. Belli bir harçlığın var ucu ucuna yetiyor onun da nedeni siyaset. Bilgisayarı açıyorsun internete giriyorsun bir bakıyorsun şu siteler yasaklı, bu siteler kapalı o da siyaset nedeniyle öyle. E yarın mezun olacaksın bir işe başvuracaksın çalışacak iş yeri yok. Her 5 gençten bir işsiz. Kamuya zaten yakanda AKP rozeti olmadan giremiyorsun. Ondan sonra işsizlik, depresyon çok daha büyük dramlar. Dolayısıyla siyaset bu kadar hayatı kuşatırken ben ilgilenmiyorum diye bir kozaya kaçmaya çalışsan da siyaset senin yedi ceddinle gayet ilgileniyor. Bir iki gün insanın canı sıkılabilir ama buna karşı kayıtsız kalmak sadece irrasyonel bir tutum olur.  Yani biz niye moralimizi bozalım? Biz öyle işler yapalım ki bizden bezsinler de şu işleri düzeltsinler. Mesele budur.

1 Comment

  1. Leandra

    22 Kasım 2015 at 03:44

    I’m reading your posts and an excellent way to promote
    your content came to my mind. Search in google for:
    Willard’s Tips – SM Traffic

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir